• Ahmet Evran

Konuşma Özgürlüğü Üzerine

“Derken Zekiye, onca yıl işaretlerle konuşmanın acısını çıkardı. Bağıra çağıra konuşmanın tadına vardı. Kimse Zekiye’yi susturamadı. Uykudayım, heladayım, sofradayım demedi. O konuştu, evdekiler dinledi. Onun konuşmasından kimseye konuşma sırası gelmedi. Huvat, Halit'e mektup yazdırıp karısının gece gündüz durmadan konuştuğunu müjdeledi. Halit müjdeyi alır almaz firar edip eve geldi. Geldiği gün gözleri faltaşı gibi açıldı. Kurulmuş gibi durmadan konuşan karısının ağzının içine bakakaldı.”

Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’nde bir karakteri anımsadım. Bebeğini kaybeden, sonra tüm değerli eşyalarını kocası istedi diye satan bu kadın uzun bir süre susmuştu. Kimseye pek tepki vermiyor, sanki otomatize olmuş gibi sadece bir şeyleri yapıyordu. Sonra, neyden sonraydı veya bir şeyin sonrasında mıydı emin değilim, konuşmaya başladı. Sonu gelmeyecekmişçesine konuşuyor, konuşuyor, konuşuyordu. Susmak bilmeyen bu kadını anlatışı Latife Tekin’in yazarlığına hayranlık beslemeye başlamamamda ikinci sebeptir. İlki ise sanki çağrışımların sonu gelmeyecekmiş gibi kelimelerin çağıldaya çağıldaya akıp gittiği kaygan bir üslup. Trajikomik diye adlandırabileceğim bu anlatım içten bir kıkırdama hissi oluşturuyor, durumun acı veren tarafını sanki bir el çabukluğuyla komediye de dönüştürüveriyordu.


Suskunluğu ve konuşmayı düşündüm. İnsanların bir kısmı zihinlerinde içseslerini duyabiliyorken bir kısmı böyle bir şeyin varlığından haberdar bile değilmiş. Bazılarımızın zihni suskun mu o zaman, bazılarımızınki konuşmuyor mu? Susmak ve konuşmamak iki ayrı şeydir. İnsanlar sessiz kaldıklarında bu duruma konuşmama mı yoksa susma mı diyeceğiz? Susmak bana insanın aç olduğu ama yiyemediği bir vaziyeti, iştahsızlığı anımsatıyor. Konuşmamak ise aç olduğu ama yemediği bir durumu, iştahın reddini.


Spinoza’nın şu minvalde bir sözü vardı: havaya fırlatılan taş konuşabilseydi mutlaka kendi isteğiyle bu yolculuğa çıktığını söylerdi. İnsan olarak bu taştan bir farkımız yok, dünyaya gelmeyi biz seçmiyor, hangi aileye doğacağımızı biz belirlemiyor ve sırf bu sebepten yıllar sonra çekeceğimiz sıkıntıları, vereceğimiz kararları ve şartlar elverir de yaşlanırsak geriye dönüp baktığımızda hangi anlarımızı mutluluk ve özgürlük anları olarak anımsayacağımızı bilemiyoruz.


Son dönemde dikkatimi çeken bir kavram özgürlük. Cemil Meriç’in daha 1960’lar Türkiye’sinde yaşarken şikâyet ettiği şeylerden biri artık o çağda hareketlerimizi yönlendirecek değerlerin ve kıstasların kalmaması. Yıllardır sosyal teoride eleştirilegelen bir şey mutluluk imgesi. Ekonomik ve sosyal sistemin, ideolojilerin sunduğu bir hayat amacı sanki mutluluk, çok mümkün ve sadece uzanıp tutuvereceğimiz bir şey gibi. Mutluluk üzerine araştırmalar yapıyor, mutlu olmanın 5 kolay yolunu okuyor, mutlu olmakla tatmin olmayı, mutlu olmakla özgür olmayı birbirlerine karıştırıyoruz. Bir süre önce mutluluktan ziyade özgürlük dikkatimi çekmeye başladı. Bir insanın seçimlerinde özgür olduğuna inanması mıdır özgürlük? Bu anlamda gerçek bir özgürlükten bahsedilebilir mi ya da özgürlük kalıcı ve süreğen bir şey midir? Bazı anlarda, hep verdiğimiz yönde değil farklı yönde karar verdiğimizde hissettiğimiz şey mi? Özgürlük hissi başkalarının ya da kendimizin üzerimize dayattığı(mız) kısıtlamalardan mı doğar? Kısıtlamalar olmayınca yönümüzü de kaybediyor ve özgür olduğumuzu zannediyorsak?


Hegel’in suç kavramına bakışını aklıma getirdi bu sorular. Kanunlar olduğu için mi suçlular vardır yoksa suç diye bir şey olduğu için mi kanunları ortaya çıkarmak zorunda kaldık? Suç işleme kapasitemiz hep vardı ve var olacak. Suç işleyen birinin de fiziken özgürlüğünü elinden alıyoruz, yaygın olarak. Günümüzde anladığımız şekliyle bir kimsenin elinden özgürlüğünün veya bazı özgürlüklerinin alınması işlediği suçun bedeli, cezası.


Meriç’in bahsettiği şey postmodern durum, insanların dünyadaki hareketlerini yönlendirecek belirlenmiş ve üzerinde ortak bir anlaşmaya varılmış değerlerin, kuralların, anlayışların zayıflaması. Durum böyle olunca da rüzgârda savrulan yapraklar misali şeyler arasında savrulup duruyoruz. Demirlenmemiş bir gemi gibi denizlerde akıntı nereye götürürse gidiyoruz. Şeylerin çokluğu ve görünen imkânların fazlalığı arttıkça daha özgürmüşüz gibi yaşıyoruz belki. İçimizden geldiği gibi yaşayabiliyor muyuz? Doyum alıyor muyuz yaptıklarımızdan? Adam Philips, doyum alabilmek için önce hüsrana uğramamız gerekir, diyor. Hiç aç hissetmeyen biri doymanın nasıl bir şey olduğunu bilebilir mi? Mecaz tabi yaptığım ama her zaman her şeye sahip olabilirmişiz ve her an istediğimiz bir kimse olabilirmişiz gibi yaşamak, hayattan tatmin ve keyif alabilme yetimizi elimizden alıp götürür. Hiç engellenmemiş olmak, sınırsızlık kendimize yapabileceğimiz en büyük kötülüklerden. İlk bakışta özgürleştirici görünen dünya birden bizi en çok kısıtlayan şey oluverir. Kısıtlanmış olmayı çok derinlerde duyumsarız belki ara sıra. Bunda kendimizin de bir payının olduğunu görmekten hoşlanmadığımız için hemen kapatırız üstünü.


Özgür olduğumuzu düşünürken neyin içine kısılıp kalmış oluyoruz peki? Kıstas oluşturacak evrensel veya toplumsal değerler çağın ruhu gereği zayıflarken, bu bize önceki yüzyıllara göre daha özgür olduğumuz hissini yaratıyorken, neden günlük yaşantımızda çoğumuz bir gün tüm bunların sona ereceği bir rahatlama anı hayal ediyor?


Psikanalize göre asıl özgürlük sınırlarımızı bilip kabul ettiğimizde ve bize sunulan arzu nesnelerini değil arzunun kendisini arzulamaya başladığımızda ele geçirebileceğimiz bir şey. Zorlantı halinde kararlar almak değil bir kısım içsel tutarlılığımızı korurken isteklerimizin peşinden gidebilecek kadar da esnek ve bu konuda da tutarlı olmaktır. Yapmak zorunda olmamak, mecbur olmamak, yapmak istemektir. Türkçede özgür kelimesi nispeten yeni bir kelime, etimolojisine baktığımda öz+gür den geldiği bilgisine ulaşıyorum ama –gür diye yaygın bir ekimiz yok. Eş anlamlısı “hür” kelimesine bakınca da azat, salınmış, köle olmayan gibi anlamları var. Hepimizde kendine has olan zorlantılarımızın kölesi olmamak demek belki özgürlük.


Ama burada yapısal bir sıkıntıdan bahsetmek gerekiyor. Hegel’in sorusu psikanaliz çerçevesinde değerlendirilirse her ne kadar birlikte yaşamak amacıyla bazı toplumsal kurallar üzerinde anlaşmış olsak da bir tarafımızın her zaman bu kuralları aşmak istediği sonucuna varıyoruz. Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu’nda “komşunu sev” ve “düşmanını sev” buyruklarının aynı şey olduğunu söyler. Komşum bana yardımcı olabilecek ve benim sevgimi vereceğim biriyken aynı zamanda saldırıp öldürmek istediğim de biridir. Ama buradaki komşuyu somut bir kimse olarak değil de kendi içimizde barındırdığımız, bastırdığımız, varlığını hissettiğimizde bile huzursuz olduğumuz kısmımız olarak alırsak taşlar yerine oturur. Böyle bir kısmı barındırmak bizi içsel bir suçlulukla yaşamaya yatkın hale getirir. Her an kuralı aşma ihtimaliyle baş başa olduğumuzdan, böyle bir isteğimiz farkındalık alanımız dışında var olduğunda bile suçlu hissedebiliriz. Başkasının cezalandırmasına gerek kalmadan kendimizi veya kendimize çok yüklendiğimizde başkalarını cezalandırabiliriz. İsteklerimizin kısıtlandığını hissettiğimizde, engelle karşılaştığımızda, dürtülerimizi serbest bırakmak, özgür bırakmak isteyebiliriz, bazen bunlar serbest kalır da. Her an ödemekte olduğumuz bedel bizi aksi, huysuz, öfkeli ya da suskun birine dönüştürebilir. İnsan olmanın bir koşulu olan bu yapısal özelliğin üstüne bir de Meriç’in 60 yıl önce hissetmeye başladığı yönsüzlüğü de eklersek ne özdeşim kurabileceğimiz sınırlar net kalır ne özgürlüğün nasıl bir şey olduğunu tanımlayabiliriz. Latife tekinin susmak bilmeyen karakterine dönecek olursam, kendinden bir parça olan bebeğini kaybedip bunun üzerine değerli olan diğer şeylerini de başkalarına harcadığında yoksunluğu yaşamış, kendi yoksunluğunu yaşamış ama özgürlüğünü tekrar konuşmakta bulmuş diyebilir miyiz?

© Ahmet Evran 2020